Kara Delik
Halil’in gözündeki kara deliği fark ettiğim gün, gerdek gecesi bile niye sırtını dönüp yattığını anladım. Anlamadığım, istemeye gelmelerinden bir gün evvel anam, “Baban seni kocaya verdi,” dediğinde neden hiç bundan söz etmedi? Sonrasında da neden kimse bir şeycikler demedi? Her yerde kınalı saçlı kızına kıyamadığını söyleyen babam ilk talibime, önünü ardını sormadan, gözünü bile kırpmadan, rızam olmadan beni verdi. Ne de olsa evden bir boğaz eksilecekti.
Sadece, düğünden evvel gençler birbirini görsün, tanısın, diye bizi bir odaya kapattılar. Odadaki divanda Halil’le yan yana oturduk karşı karşıya değil. İlkin o da benim gibi utanıyor sandım. Meğer işin aslı öyle değilmiş. Sesini hatırlıyorum; konuşmaları peltek olsa da sözleri mertti ama yüzünü hep yandan gördüm. Bakışlarını hep kaçırır, gözlerini hiç göremezdim.
İşte göremediğim o kara delik, hayallerimdeki kocamın ve evliliğimin kâbusuna dönüştü.
Kâbusun başlaması düğünden sonraki geceye denk geldi. Bütün gün temizlik, yemek, kaynanamın altı… Uğraşıp didindikten sonra gözlerim yorgunluktan kapanırken, Halil’in “Hadi yatalım,” demesini dört gözle bekliyordum. Neyle karşılaşacağımı bilmeden, bilmek istemezken. Işığı kapar kapamaz, sırtını dönüverdi. Bir tık sesiyle irkildim. Kulak kesildim; ses onun tarafından geliyordu, ahşaba değen bir şey gibiydi. Aklımda bir sürü saçma soru, aptalca cevaplar, neydi o öyle? Euzü besmele çekiyorum, tövbe istiğfar ediyorum, ama yok, olmuyor. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Boğazım kurudu, dilim damağıma yapıştı, yatakta doğruldum. Başucumdaki sürahiden su doldururken, Halil’in uyuyup uyumadığını düşünerek gözlerimi ona dikip bakmak istedim. Başımı ona doğru yaklaştıracakken, komodinin üstünde, beyazı kocaman kahverengi bir göz gördüm. Öylece bana bakıyordu. Çok korktum. Yatağa nasıl geri girdiğimi ve yorganı başıma nasıl çektiğimi bilmiyorum. Ezbere bildiğim bütün duaları peş peşe okuyorum, neredeyse hatim edeceğim. Uyumam mümkün değil, sabaha kadar dönüp durdum. Ne olduğunu, nasıl ve neden olduğunu kimlere sorayım ne diyeyim? Adımın Fadime olduğundan emin olduğum kadar, kimsenin bana bu çıkma gözden bahsetmediğinden eminim. İçine düştüğüm bu boşlukta sesimi duyan yoktu. Sabah ezanı okunurken sağıma döndüm, besmele çeke çeke dalmışım.
Anama, beni evereceklerini söylediğinde, daha liseyi okuyacaktım, diye çok gözyaşı döktüm. Nafileydi. Samanlık dibinde yitip gitmeden başımı bağlamalılarmış. Babamla yatağa uzandıklarında öyle demişlerdi. İncecik duvardan geçen kurşun gibi ağır sözlerini işittiğimde bütün hayallerim darmadağın oluverdi. En sevdiklerim benim hakkımda, ne istediğimi sormadan kendi rahatları için kararlar veriyordu. Hem de olan biteni kendileri bilip, bana hiçbir şey söylemeden. Halil’de beni sadece bir kere görmüştü, belki onun da istekleri başkaydı. Kara deliğinden ötürü her denileni yapmak zorunda mıydı? Günlerce itiraz ettim, küstüm, anam yine de altımdan girdi, üstümden çıktı ikna etmeyi bildi. İnanmasa da “Rahat yaşayıp, mutlu olacaksın,” dedi. Hepimiz biliyorduk; züğürt tesellisiydi.
Köy meydanının davullu, zurnalı coşkusunda çamurlu ayakların çektiği horonlar, halaylar eşliğinde yapılan düğünümüzde, gözlerim Halil’in bakışlarını yakalamaya her çalıştığında bir boşlukla karşılaşıyordum. Hiçbir şey geri dönmüyor, bakışlarım yüzündeki o boşluğa çekilirken, her şey yavaşça silinip kayboluyordu. Bir tek sarı saçlarından gelen beyaz sabun kokusuna tutunuyordum.
Köyün bir ucundaki mahallesinden diğer ucundaki yeni evin dedikleri yere ilk geldiğimde, iki göz odadaki soğuk taş zemin üzerine serili viran kilimleri, duvarlardaki sararıp dökülmüş boyaları gördüm. Kara delik gibi bu haller de varlığı bilinip bahsedilmeyenlerdendi. Her yeri saran küf ve sidik kokusu ciğerlerimi doldurduğunda, orası evimmiş gibi hiç gelmedi. Her şey sanki ben oraya gelmeden önce de vardı, var olmaya da devam edecekti. Orada olmamın anlamı neydi?
Sabah benden önce kalkmıştı Halil. Anasının yattığı odadaki sobayı yakmış, yanındaki divanda oturuyordu. Yüzünün gölgede kalmasını istediği yeri pencereden yana çevirmiş, görmemem gerekeni saklıyordu. “Hayırlı sabahlar,” dedim ses etmedi. Kaynanam, “Çayı sobanın üzerine koyuver gelin, acıktım,” diye homurdanınca bir hışım kalktı, çıktı odadan. Camın çatlak kenarından süzülen ışıkla kilimin yüzeyinden kalkan tozlar dans eder gibi hareketlenince hava iyice ağırlaştı, geçmişin izleri adeta odada asılı kaldı.
Kayınpederim sabah erkenden kasabaya gitmişti, Halil de kahvaltıdan sonra hiçbir şey demeden evden çıktı. Mutfağı topladım, kaynanamın üzerine iki kat yorgan örtüp camları açtım. Sabahki manzarayı bir daha görmek istemiyordum. Kilimleri yerden kaldırırken her bir parçası elimde kalacak zannettim. Hepsini bahçeye çıkarıp silkeledim. Halil’in eli iş tutunca bunları yeniliriz, diye hayal etmekten de kendimi alamadım. Temizlediğim odaya dönüp bakınca; sırtı dönük yatan kocam gibi bu evde de bir kara delikti.
“Sobaya odun getir, oda buz oldu, öldürcen mi beni gelin?” diye bas bas bağırıyordu kaynanam. İçeriye girince, “Hiç ümitlenme! Halil her gün çıkar kahveye gider, okey oynar, pişpirik oynar, yemek vakti geri gelir. Sadece ekinler ekilip, biçilirken tarlaya gider,” deyince kaynanamın beş dakika önce aklımdan geçeni nasıl bildiğini düşündüm. Ürperdim ama o kadar da şaşırmadım. Yüzüne vuran ruhunun çirkinliği, kahinmiş gibi geleceğimi okuyor hissi uyandırıyor, söyledikleri bir lanet gibi kulağımda çınlıyordu.
O gece, pişirdiğim kuru fasulye ve pilavın beğenilmesini kayınpederimin ve Halil’in ikinci tabaklarını yemesinden ve kocamın yüzünün gölge düşmeyen tarafıyla bakıp hafifçe gülümsemesinden anladım. Asıl anlamak istediğim; yatak odamıza uyumaya gidince, kocamın sırtını döner dönmez duyduğum tık sesinden sonra komodinin üstünde gördüğüm o koca gözdü. En büyük kabusumdu; sabahı sabah ediyor, kalkıp o kocaman beyaz şeye bakmak istiyordum. Gidip dokunsam mı, diye düşündüğümde midem bulanıyor, kusacak gibi oluyordum. Hem Halil fark ederse ne derdim?
Sanırım bir hafta sonraydı. Odaya girer girmez ışığı kapatan kocam, “Bu gece çocuk işini halletmemiz gerekiyor, herkes bizden müjdeli haber bekliyor,” dedi. İşini bitirip, beş dakika sonra sırtını döndüğünde her gece duyduğum o tık sesini bekledim. Gelmedi, başımı kaldırıp komodinin üstüne baktım, bana bakan bir göz yoktu. Aklıma üşüşenlerden sabah ezanını duyuncaya dek uyuyamadım. Erkenden kalkıp çamaşırları yıkamaya karar verdim. Suyu kaynatıp önce kendim yıkandım sonra sessizce evi dolaşıp gördüğüm kirlileri topladım. Yatağın hemen dibinde Halil’in çoraplarını gördüm. Burnuma yaklaştırmadan koyduğum renklilerle beraber elden düşme merdaneli çamaşır makinasının içine atıp düğmesine bastım. Makine da bu ev gibi, içindekilerle birlikte, yıllara yenik düşmüştü. Yeterince temiz olduklarını düşününce makineyi durdurup çamaşırları merdaneye vermeye başladım. Pantolonu, bluzu geçirmiştim ki makinanın kolları arasından gelen şiddetli bir çıtırtı sesi duydum. Sıkmaya verdiğim çoraptan geliyordu. Çorabı elime alıp içine bakıyordum ki, kayınpederim ve Halil tepeme dikildiler. Beklemediğim bir anda yüzümde kocaman bir elin beş parmağının izi oluşuverdi. Kayınpederim tüm öfkesiyle yüzümde sağlam bir iz bırakmıştı.
“Sen ne yaptığının farkında mısın gelin?” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. O ana kadar Halil’in yüzüne hiç bakmamıştım. Babası bana öyle davranırken onun sessiz kalmasını anlamak için başımı ona çevirdiğimde sol gözündeki o koca kara delikle göz göze geldim. Uykusuzluklarımı, korkularımı, Halil’i, onun yaşadıklarını o an anlamaya başladım. Baştan söyleselerdi, söyleseydi yine anlardım. Kayınpederim bir yandan da çorabın içinden beyaz ve kahverengi göz parçalarını ayıklıyordu.
“Oğlumu insan içine çıkamaz yaptın uğursuz gelin,” diye böğürürken ben artık banyoda değildim. Vakit kaybetmeden bu evden gitmek istiyordum. Yatak odasına gidip yanımda gelirken getirdiğim bavuluma elime geçen giysilerimi doldurup, yine gelirken giydiğim ayakkabılarımla kapıdan çıktım. Tam eşikten adımımı atmıştım ki arkamdan, Halil’in peltek, cılız sesini duydum;
“Fadime gitme,” diyordu sadece. Yüzündeki o kara deliği saklamadan.
Durdum. Gözlerim, evin yanındaki çıplak çınar ağacına takıldı. O an, üzerindeki onlarca sığırcık kuşu gökyüzüne doğru havalandı.
Bir cevap yazın
E-posta yayımlanmayacak