Gitmiyor

(Mahal Edebiyat-25.04.2023)

Gözlerini araladı, dudakları birbirine yapışmıştı. Gövdesini çaprazdan yan çevirerek baş ucundaki sürahiye uzandı. Boştu. Yatağının üstünde öylece don paça sızmış, üzerine bırak yorganı bir örtü bile örtmemişti. Bütün vücudu buz kesmişti. Kalkarken önce yatağın kenarına oturdu. Başı öne yığıldı, iki eliyle buruşuk çarşafları kavradı, ayakları soğuk zemine değince hızla kendine doğru çekti. Gözü, yerde duran şişenin içindeki akşamdan kalma şaraba takıldı. Aldı, bir yudumda bitirdi. Temizlenen boğazını sigaranın dumanıyla şenlendirmek istedi. Bitmişti. Odanın her yerine saçılmış hangisi pis hangisi temiz belli olmayan giysilerden eline ilk gelen eşofmanı giydi. Evde genellikle yarı çıplak dolaşır, bütün perdeleri de kapalı tutardı. Annesi ara sıra gelip perdeleri açar, evi ışıkla doldurur, o da onun gitmesinin ardından yaşadığı yeri eski haline getirirdi. Dış dünyadan gelenlerden rahatsız olurdu. Gündüz mü gece mi olmuş, kaç gün geçmiş hiç önemsemez, ilgilenmezdi. Sadece ayda bir, gece vakti, tekinsiz adamın biri ziyaret ederdi. Söz yazamıyor, beste yapamıyordu. Ona bunları yaptıracak yaşam enerjisi kapalı perdelerin arkasında kalmıştı.

Midesi gurulduyordu, acıkınca tost yerdi. Keyfi yerindeyse de makarna. Mutfağa gitti. Kâğıt havluyla makinenin üzerinde biriken yanmış kırıntıları sıyıracaktı. Bıraktı. Üzerine yağ bile sürmediği, iki ekmek arası çift kaşarlıyı makineye yerleştirdi. Tostun kendine benzediğini düşünüp makineyi bastırdıkça bastırdı. Ekmekler kızarınca, dolapta kalan son tabaklardan birine koyup salona geçti. Ünlü olup para kazandığı dönemlerde aldığı oturduğunda ayakları kalkan, sırta masaj yapan hakiki deri koltuğuna kendini boş çuval misali bırakıverdi. Tostundan bir ısırık aldı, yiyemiyordu. Zorlukla yerinden kalktı, akşamdan yarım bıraktığını düşündüğü şarap şişesini aradı. Bulamadı. Sabah kalkınca bir yudumda bitirdiğini hatırladı. Gidip mutfak balkonundan yeni bir tane aldı, açtı. Akşam kullandığı, sehpanın üzerinde duran kadehi ışığa tutup baktı, gördüğü lekeleri tişörtünün eteğiyle sildi. Ağzına kadar şarap doldurup yerine döndü. Yudumlar peş peşe boğazından geçerken gözü ödüllerinin, okuduğu romanların, öykülerin durduğu kitaplıktaki çerçeveye, içindeki resme, resimdeki o güzel kadına; karısına takıldı.

Milyonlar peşimdeydi, şarkılar yazdım, besteledim ne oldu? “Kerim İleri.’’ İyi bok oldum. Basamakları tek tek çıktım ben. Şımarmadım. Herkese besteler verdim, sözler yazdım. Karşılıksız. Onlar ne yaptı? Yüzüme gülüp arkamdan iş çevirdiler. Konservatuarın parlak çocuğuydum. Yetmedi size be anne, bir de özel dersler aldırdınız. Eyvallah, hiçbir gün bu Kerim ne yapmak istiyor, hedefi ne? Sormadınız, ilgilenmediniz. Duymadınız beni. Oğlun ünlü oldu, şarkılarla insanların gönlüne aktı. Sonra? “Kerim Bok’’ oldu. Sıçtım hayatımın, karımın, doğmamış bebeğimin içine. Bakma o güzel gülümsemenle artık Işıl. Dayanamıyorum. Sen de gelme anne, söylenme her seferinde.

Kerim’in hayatla bağını asıl koparan, o gün yaşanan kazaydı. Kendini toparlaması için eski günlerin hatırına bazı organizatörler konserler düzenledi, ondan yeni besteler talep etti. Olmadı. Dayanamadığı acılarla baş etmek, Işıl’ın, ilham kaynağının yokluğunu unutmak, kendini unutmak için içtiği içkiler, uyuşturucu, onu bütün işlerinden ve yaratıcılığından kopardı ve Cihangir’deki apartmanın beşinci katına hapsetti. Parmağını kıpırdatacak hali de gücü de yoktu. Olmasını da istemiyordu. Bu kadar yıl o camianın içinde nasıl iş yaptığına kendi de hayret ediyordu. İdealistti, ‘’Bazı şeyleri değiştirebilirim,’’ diye karar vermişti. İşkolikti. Onun içini yakan asıl pişmanlığı, o gün Işıl’ı doktora yalnız göndermesiydi. Arabayı o kullansaydı, şarkı kaydını erteleseydi, kazaya sebebiyet veren arızayı vaktinde tamir ettirseydi hem müjdeli haberi duyacaktı hem de karısı ölmemiş olacaktı. İki yıldır keşkeler, yapsaydımlar, etseydimler arasında gidip geliyordu. O kazayla beraber baba olma hayalleri de yok olup gitmişti. Tabağında kalan son tost kırıntılarını parmağının ucuyla ağzına götürürken ‘’Benim kaç kırıntı günüm var?” diye düşünüp gülümsedi. Baktığı resimde Işıl’la sarmaş dolaş olmuş, objektife çok mutlu gülümsüyorlardı. O resmin yanına koyduğu arabanın paramparça olmuş haline bakınca şişeyi sonuna kadar bitirdi. Neredeyse her sabah tekrarlanan bu sahne, Kerim’in kendini bilmez halde yatağa uzanmasıyla sonlanıyordu.

Yemesi için süt, ekmek, peynir gibi ihtiyaçları kapının koluna astığı poşetin içindeki ihtiyaç listesi ve parayla kapıcı alıyordu. O gün ilk defa kapıcının geldiğini duyunca zinciri çıkarıp açtı.

“Günaydın Himmet Efendi. Nasılsın? Listeyi ben vereyim, hem de sorayım istedim.”

“Buyur Kerim Bey. Sağ olun. Siz nassınız? Uzun zamandır göremedik sizi, merak ettik. Anneniz de iyi diyo emme ne bileyim.”

“İyiyim, iyiyim meraklanma. Kaç gecedir uykumdan uyandırıyor bir ses, sanki bir köpek ağlaması, yoksa inlemesi mi? Çok rahatsız etti.”

“Sorma Beyim, bizim buraların kancığı, yavrulayıveedi. Geçen iki yavrusu öldü, anası ona ağlıyor, diğeri de memeleri çekiyor emme süt yok. Bizim hanım fark etmiş. Çocuklarla seferber olduk. Biberon, süt, müt… Yok, yediremiyoz. Bugün veterinere haber edeceedim.”

“Yapma… Çok üzüldüm. Çıkamıyorum da, al şu parayı. Ama dönünce uğra, bilgi ver.’’

“Tamam Kerim Bey, kızma da duyaasan açarsın, hani…”

“Kolay gelsin Himmet Efendi, söyle gerekeni yapsınlar.”

O gün akşamı zor etti Kerim. Sızıp kalmamak diye çok içemiyordu da. Yatsı ezanı okunurken Himmet Efendi çaldı kapıyı. Kerim salonda her zamanki koltuğunda yarı uyur yarı uyanık oturuyordu. Hızlıca açtı kapıyı, karşısında Himmet Efendi ve köpek boş gözlerle ona bakıyorlardı.

“Veteriner her bir şeycine baktı beyim, üzüntüden sütü kesilmiş garibin. E yavrulara çarşı sütü de verilmezmiş, özel mamalarla orda bir ay besleycekler. Ben arada gidip bakçem. Buna da depresyon ilacı verdiler, sana haber vermeye gelirkene o da çıktı yukarı. Te bu kadar, ineriz şimdi onla. Var mı bi diycen?”

“Sağ ol, elinize sağlık. Hadi iyi geceler. Bir dakika, sen buna da mama aldın mı? İlacını da ver, bu gece bende kalsın.’’

“İyi ya, sonra sıkıntı olmasın. Hanımanne duyarsa maazallah! Yok yok, ben götürem onu.”

“Ne diyecek, evin hali ortada. Ver sen onu bana.”

“Belkim sana da iyi gelir acık topalaasın kendini. Ben aşağıdan mama çuvalını getirem, sen kapıyı aralık bırak ben koyem buraya.”

“Çişi kakası gelince ne yapacağız? Himmet Efendi, sen götürürsün artık.”

Kerim o geceyi yatağının ucunda uyuyan bir köpekle geçirdi. Zorlansa da hayvanın ilacını çenesini sıkarak verebilmişti. Köpek ağlamadan, o, sesleri kafaya takmadan sabaha kadar uyumuşlardı. Saat ona doğru evin kapısının dışından yüksek tonda sesler geliyordu, akşamdan kalmışlığın verdiği zorlukla oraya yönelen Kerim gelenin annesi olduğunu, kapının zincirinden dolayı açıp içeri giremediğini fark etti. Kadın “Himmet Efendi yetiş,” diye bağırıyordu. Kerim zinciri çıkardı, kapıyı açtı. Oğlunu karşısında kanlı canlı gören annesi nemli gözlerle oğlunun boynuna sarılıverdi. İçeriye adımını atar atmaz yüzü buruştu, terliklerini giydi, salona yöneldi.

“Bu evin hali ne Kerim? Hele bu pis kokular, Allah’ım, ben seni böyle mi yetiştirdim? Sen böyle yaşayabilecek biri misin? Her yerden ayrı bir pis koku geliyor. Banyodan mı bu koku? Kapısı da kapalı. Aç şu camları, perdeler de kapalı yine.”

“Tamam anne, yeter! Sen beni görmeye mi geldin, düzenimi bozmaya mı?”

“Kerim bu lavabonun hali ne? Her yer kıl, üstüne de – of, bakamayacağım! Nerede yüzünü yıkıyorsun sen? Buradan su gider mi? Ben bunu nasıl temizlerim şimdi?’’

“Mutfakta. Temizleme zaten. Geçenlerde sakallarımı kestim, üstüne de midemi boşaltınca sonuç bu. İyiyim böyle. Geç sen salona. Benim koltuk temiz, bak.”

“Oğlum, bu iş daha ne kadar böyle gidecek? Baban da çok üzülüyor, bakma sen öyle dik durduğuna. “Git bak o çocuğa, ilgilen,” dedi. Sanatçılığını kabullenemedi, biliyorsun. Gelsen, bir daha elini öpsen?”

“Bu dediğine sen inanıyor musun? Gelmedim mi? Öpmedim mi? Ne zaman dinledi ki beni, ne zaman karşısına alıp konuştu? Hiçbir yaptığımı onaylamadı, arkamda durmadı. Neyse anne ya, kapat bu konuyu. İkram edecek bir şeyim yok bugün, idare edeceksin artık.”

Annesi daha da ileri gitmeyip sustu. Gözleri salonda gezinirken evin pisliğini, dağınıklığını, onlarca boş içki şişesini ve o ana kadar görmediği köpeği fark etti. Koltuktan hışımla kalktı, evde bir köpeğin varlığını kabul etmesi mümkün değildi.  Sokak kapısına yöneldi, kapının yanındaki çağırma düğmesine bastı.

“Himmet Efendi, çabuk buraya gel!” Arkasını döndüğünde oğlu dimdik karşısında duruyor, öfkeyle ona bakıyordu.

“Hayır anne! O burada kalacak. İstemiyorsan sen…” Bu sözün ardından, annesi salondan çantasını aldı, ayakkabılarını giydi, kapıdan çıktı ve gitti.

Kerim, köpeğe her geçen gün daha da alışıyordu. Henüz bir isim koymamıştı. Köpek aşağı, köpek yukarı. Adı bu olmuştu sanki. O da buna alışmış olmalı ki, her köpek diye seslenişte geliyordu. Büyükçe bir çorba kasesine onun mamasını koyuyor, kendisi de koltuğuna serilip birlikte yemeklerini yiyorlardı. Her yemekten önce burnuna beyazı çekerdi, üstüne de şişeyi bitirince kafası istediği kıvama gelirdi. Bazen koltukta öylece sızar kalırdı. Köpek, ayak ucunda beklerdi onu. Uyanır gibi olduğunda patilerini bacaklarının üzerinde, gözleri onun yüzünde, öylece bakarken bulurdu. Leş kokulu ağzını açıp onu yalamaya başladığında ise tamamen kendine gelir, “Of be kızım, benim evden beter kokuyorsun. Her sabah yapma şunu,” diye söylenirdi.

Bu ritüelden sonra, kapının önünde Himmet Efendiyi beklerdi Köpek. Kapıcının onun çişini kakasını yaptırması için vakti olmazsa, sabah servisini apartmana beraber yaparlardı. Yaklaşık bir saat sonra bütün ihtiyaçlar karşılanmış halde eve dönerlerdi. Himmet Efendi Köpek’in giderek zayıfladığını söylüyor, “Yemeeni yiyo mu bu? Her gün bakıyon dimi Kerim Bey?” diye ısrarla soruyordu. Mamasını koyuyordu hep ama yedi mi, dünden mi kaldı pek farkına varamıyordu. Yine de Kerim için evde bir ses, bir soluk olmuştu. Hatta Kerim, yüzünü banyodaki lavaboda yıkıyordu artık. Bir sabah onu kendisinin gezdirmeye götürebileceğini bile düşünmeye başlamıştı, hazır olmayı bekliyordu.

O gece Kerim salçalı makarnasını, Köpek de mamasını yerken Teoman’ın şarkılarından birini çaldı. Aşk Kırıntıları. Hayvan, şarkı boyunca ulumaya benzer sesler çıkararak ona eşlik etti. Kerim, eski günlerdeki gibi görünüyordu. Hani zorlasa yeni bir beste yapacak gibiydi. Gibide kalmayıp gitarını eline aldı. Bir yandan çalıyor, bir yandan da notaları kâğıda akıtmaya çalışıyordu. Yazdığı her satırda gözü kitaplıktaki resme takıldı. Notalarla birlikte sözleri de tüm çıplaklığıyla yazmak istese de olmuyordu. Son notayı yazarken gözü yine resimdeydi.  Gitar elinden düştüğünde içkiyi ve beyazı çok fazla kaçırmış, koltukta sızmıştı. Koltuğuna oturmadan önce kapının zincirini takmış, anahtarı iki kere çevirmiş, kapıyı da kilitlemişti.

Köpek, sabah saat on bire doğru kapıyı içerden yırtarcasına tırmalamaya başladı. Himmet Efendi de gecikmişti. Bir saat sonra kapısının önünde, Himmet Efendi, annesi ve çilingir kapıyı açmaya çalışıyor, Köpek de kendini dışarı atmaya uğraşıyordu. Kerim, ipte yürümüştü. Hem de ağı yoktu, içi kopkoyuydu. Çalışmıştı bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için. Son bir kez ceplerini yoklamıştı, hiç kırıntı günü kalmamıştı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir